seek and destroy

ara ara öğrencilik yıllarımda ihmal ettiğim programlama yeteneğim üzerinde çalışıyorum. bunu da bir programlama kitabıyla çalışmak yerine hypotrophic aracılığıyla yapıyorum. uzun bir öğrenme haritaları var ve her adımda bir konuyu öğreniyor ya da bir algoritmayı gerçeklemeye çalışıyorsunuz. bir yandan öğrenip bir yandan da deneyim kazanıyorsunuz.

4039380027adlı 252. adımın nasıl çözüleceğine birlikte bakalım.  kod üzerinde yorumlarımı ekleyerek nasıl bir çözüm ürettiğimi anlatmaya çalıştım.

 

(267) 785-9948

einstein’ın düşleri – alan lightman
“Bu dünyada hemen fark edilen tuhaf bir şey var. Vadi veya ovalarda hiç ev görünmüyor. Dağlarda yaşıyor herkes.
Geçmişte bir gün, biliminsanları zamanın dünyanın merkezinden uzaklaşıldıkça yavaşladığını keşfetmişler. Söz konusu etki mini minnacık ama aşırı hassas bir takım aletlerle ölçülebiliyor. Bu olgu ortaya çıkar çıkmaz genç kalmaya hevesli insanlar dağlara taşınmışlar. Artık bütün evler Dom, Matterhorn, Monte Rosa ve diğer yüksek yerlere inşa ediliyor. Başka bir yerde yapılmış evleri satmak imkânsız.
Pek çok kişi sadece evlerini dağa taşımakla yetinmemiş. Azami etkiyi elde edebilmek için evlerini kazıklar üzerine inşa etmişler. Dünyanın her tarafında dağ dorukları, uzaktan bakıldığında incecik bacaklarıyla tünemiş tombalak kuşları andıran bu tip evlerle dolmuş. Uzun yaşamaya en hevesli insanların evleri en uzun kazıkların üstünde. Hatta bazı evler zayıf tahta bacaklarının beş yüz metre üstünde duruyorlar. Yükseklik statüye dönüşmüş. Mutfak penceresinden komşusuna bakmak için kafasını yukarı kaldırmak zorunda kalanlar eklemlerinin baktıkları komşularından daha önce kireçleneceğine, saçlarının daha önce döküleceğine, ciltlerinin daha önce kırışacağına, sevişme arzusunu daha önce yitireceklerine inanıyorlar. Aynı şekilde, penceresinden komşusunu görmek için aşağı bakanlar, aşağıdaki komşularını dar görüşlü, zayıf ve zayi görme eğilimindeler. Kimileri tüm yaşamlarını tepelerde geçirmekle, en yüksek dağın tepesinde doğmakla ve asla aşağı inmemişlikle böbürleniyor. Gençliklerini aynalarda kutluyor, balkonlarında çıplak dolaşıyorlar.
“Ara sıra acil bir iş çıkıp insanları evlerinden ayrılmaya zorladığındaysa alelacele upuzun merdivenlerinden aşağı iniyor, bir diğer merdivene veya altlarındaki vadiye koşturuyor, işleri neyse hallettikten sonra becerebildiklerince hızla evlerine veya başka yüksek yerlere geri dönüyorlar. Aşağı attıkları her adımda zamanın azıcık hızlandığını ve azıcık daha çabuk yaşlandıklarını biliyorlar. Yer seviyesine inenler asla oturmuyor. Ellerinde evrak çantaları veya öteberi paketleri, habire koşturuyorlar.
Her kentte komşularından birkaç saniye daha hızlı yaşlanmaya aldırmayı kesmiş birkaç kişi var. Bu maceracılar aşağıdaki dünyaya iniyor, vadilerde büyüyen ağaçların gölgelerinde uzanıyor, ılıman rakımların göllerinde gel keyfim gel yüzüyor, yer seviyesinde eğleniyorlar. Saatlerine nadiren bakıyor ve soran çıksa günlerden Pazartesi mi yoksa Perşembe mi, yanıtlayamıyorlar. Yanlarından koşturarak ve kaş çatarak geçenlere gülümsemekle yetiniyorlar.
Zamanla insanlar daha yükseğin neden daha iyi sayıldığını unutuyor. Buna rağmen dağlarda yaşamaya, batık bölgelerden elden geldiğince uzak durmaya, çocuklarına alçak rakım çocuklarından uzak durmayı öğretmeye devam ediyorlar. Dağların soğuğuna alışkanlık icabı katlanıyor ve rahatsızlığı yaşamlarının, soylarının bir parçası kabul ediyorlar. Hatta hava yoğunluğu azlığının bedenlerine fayda ettiğine inanıyor ve bundan hareketle daha az yemeğe, en hafifleri dışındaki tüm yiyeceklerden uzak durmaya başlıyorlar. Böylece zamanla hepsi soludukları hava misali inceliyor, bir deri bir kemik kalıyor ve vaktinden önce yaşlanıyor.”

any given sunday

I don’t know what to say, really. Three minutes to the biggest battle of our professional lives. All comes down to today, and either, we heal as a team, or we’re gonna crumble. Inch by inch, play by play. Until we’re finished. We’re in hell right now, gentlemen. Believe me. And, we can stay here, get the shit kicked out of us, or we can fight our way back into the light. We can climb outta hell… one inch at a time. Now I can’t do it for ya, I’m too old. I look around, I see these young faces and I think, I mean, I’ve made every wrong choice a middle-aged man can make. I, uh, I’ve pissed away all my money, believe it or not. I chased off anyone who’s ever loved me. And lately, I can’t even stand the face I see in the mirror. You know, when you get old, in life, things get taken from you. I mean, that’s… that’s… that’s a part of life. But, you only learn that when you start losin’ stuff. You find out life’s this game of inches, so is football. Because in either game – life or football – the margin for error is so small. I mean, one half a step too late or too early and you don’t quite make it. One half second too slow, too fast and you don’t quite catch it. The inches we need are everywhere around us. They’re in every break of the game, every minute, every second. On this team we fight for that inch. On this team we tear ourselves and everyone else around us to pieces for that inch. We claw with our fingernails for that inch. Because we know when add up all those inches, that’s gonna make the fucking difference between winning and losing! Between living and dying! I’ll tell you this, in any fight it’s the guy whose willing to die whose gonna win that inch. And I know, if I’m gonna have any life anymore it’s because I’m still willing to fight and die for that inch, because that’s what living is, the six inches in front of your face. Now I can’t make you do it. You’ve got to look at the guy next to you, look into his eyes. Now I think ya going to see a guy who will go that inch with you. Your gonna see a guy who will sacrifice himself for this team, because he knows when it comes down to it your gonna do the same for him. That’s a team, gentlemen, and either, we heal, now, as a team, or we will die as individuals. That’s football guys, that’s all it is. Now, what are you gonna do?

1

‘benim hatam aslında uzun zamandır ağlamamış olmam’ dedi kendi kendine.
akla gelebilecek, en olmayacak yerlerden birinde. siddhartha’nın suya bakarak bilgeliği bulduğu gibi, duşta buldu erdemini. eksik parçasını. baskıladığı hisleri, kalemini kenara koymasının tek sebebiydi. şimdi farketti. şimdi. 

To love is to suffer. To avoid suffering, one must not love. But then, one suffers from not loving. Therefore, to love is to suffer; not to love is to suffer; to suffer is to suffer. To be happy is to love. To be happy, then, is to suffer, but suffering makes one unhappy. Therefore, to be happy, one must love or love to suffer or suffer from too much happiness.

woody allen

bir şey olacaksa, olacaktır.

herhangi bir şey, ortaya çıkarken bir başka şeyi ortaya çıkarıyorsa, bir başka şeyin ortaya çıkmasına neden oluyor demektir.

o şey her ne ise, olurken, kendi kendisinin yeniden ortaya çıkmasına sebep oluyorsa, tekrar olacaktır.

bununla birlikte kronolojik bir sıra şart değildir.

“never trust a hug. it’s just a to way hide your face”.
gece kucaklamış, yalnızlık sarıp sarmalamış. kime nasıl güvenesin? kime neden güvenesin? boynun bükük, yüreğin ezik. hayallerin yitik. kahır bela sabahı edilecek, neden bilmeden.

rüya da olsa “kalkıp gitmesi” gerekliliğini söyledi. rüya Kontrolü konusunda çok başarılı olduğu söylenemese de bununla, bir yerden başladı.

bütün bu acı; hepsinin tek sebebi var. müşkülpesentlik.

hep daha iyisini aramak. eldekinin kıymetini bilmemek. geç anlamak, geç algılamak kıymetini. 

bunların hepsini hak edildiği söylenebilir. ağlamak zırlamak ise, yersiz.

geç kalmıştı.
her zaman olduğu gibi korktuğu başına gelmişti.

gazetede gördüğü ilan, cumartesi sabah dokuzda limanda yeni yapılacak gemi için işçi alımı olacağını yazıyordu. erken giderse, önlerde yer bulabilir; eleman seçimini yapacak ustabaşına kendini gösterebilirdi.

yaşı ilerlemişti, limanda çalışmak için çok uygun görünmese de, 14 yaşından beri çalışan bedeni, yorgun olmasına rağmen 10 yıl daha gık demeden çalışabilirdi. karnının dolu olması yeterliydi bunun için.

gel gör ki, geç kalmıştı.

kış

kış, erken geldi bu sene.
bakma yaprakların hala dallarda durduğuna. aldatır, bir anda bırakıp gidecekler dallarını. bir anda. mutluluk veren veya hüzne boğan tüm olaylar gibi. mutluluk ya da hüzün ilmik ilmik işlenir ama zirve yapması bir andadır; keskin ve sert..
fırtına geliyor; dediğim gibi ilmik ilmik işlendi tüm yaz.
şimdi kapıları kapatıp, korunmak vaktidir. şimdi kış uykusunun vaktidir. 

kapıları kapat, perdeleri ört. dinlen biraz.  kış uykusu, iyi gelir.

okuyorum:

daha bir saati olmasina ragmen gunun, bir sonraki gunun tarihini atti yaziya. nedenini anlayamamisti baslarda bu acelesinin. nedendi bu kosturmaca? cok da karisik degildi aslinda. bunalmisti simdiden. gelecegin farkli olacagini umuyordu, hepsi bu. hala bir seyleri degistirebilecegine olan inancini yitirmemisti. bilmedigi; bu inancini daha ne kadar surdurebilecegiydi.

okuyorum:

kavga etmek istediği zamanlardan birindeydi yine.
bir ‘dövüş klubü’ özentisi değildi içinde olan; kızgındı sadece. kavga edeceği, etmeyi umduğu kişiye değil de, kendine. istediği, bir başkasının yardımıydı. 

çağdaş karabag